Das unabänderliche Gesetz der Türkei: Schuld und Sühne! | Türkiye’nin değişmeyen yasası: Suç ve cefa!

Şehzade Abdülhamid II (1842-1918) wahrscheinlich auf Balmoral Castle (GB) im Jahre 1867

Sansürsüz Türkiye - Özel

Das unabänderliche Gesetz der Türkei: Schuld und Sühne! | Türkiye’nin değişmeyen yasası: Suç ve cefa!

Von Bülent Mumay

Über Abdulhamid II., den 34. Herrscher der Osmanen streitet man sich bis heute, ohne einen Konsens zu finden. Für die Jungtürken war er der "Rote Sultan", der viel Blut vergoss und mit eiserner Hand regierte. Für die anderen, die seine panislamistische Politik befürworteten ist er der "Erhabene Fürst!". Es ist unmöglich, über seine Person und seine Politik einer Meinung zu sein. Dennoch können sich alle über seinen Spruch "Nicht die Geschichte wiederholt sich, sondern die Fehler!" einig sein.

Osmanlı’nın 34. padişahı II. Abdülhamit, üzerinde konsensüs sağlanamayan tarihsel kişiliklerden biri. Modernleşme taraftarı Jön Türklere göre, baskıcı politikaları ve çok kan dökmesi nedeniyle “Kızıl Sultan.” Abdülhamit’in o dönemki Panislamist politikalarını beğenenlere göre ise “Ulu Hakan.” Kimliği ve siyaseti üzerinde görüş birliği sağlamak imkansız. Ama ona atfedilerek bugünlere gelen şu sözünü, yaşadığımız topraklardaki herkes kabul eder: “Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor.”

34. Osmanlı Padişahı’nın söylemiyle devam edersek; 20. yüzyılın ikinci yarısı, yinelediğimiz hatalar bütünüydü. Neredeyse periyodik olarak on yılda bir askeri darbelerle kesilen sıkıntılı demokrasi yolculuğu 21. yüzyıla girdiğimize çok da değişmedi. Değişen tek şey, tekrarladığımız hatalar arasındaki sürenin kısalması oldu. Siyasi istikrar, ekonomik atılım ve reformlarla Avrupa Birliği’nin yıldızlarından biri olmaya adayken, DNA’larımız bizi aynı hastalıklı girdaba geri çekti. Özellikle 2007’den bu yana yaşadıklarımız, birbirine benzer falan değil, neredeyse birbirinin tıpkısı.

HER ŞEY O EVDEKİ 27 BOMBAYLA BAŞLADI


Bundan tam on yıl önce, İstanbul’un Ümraniye semtinde bulunan bir gecekonduda 27 el bombası bulundu. Ordudan çalındığı anlaşılan bu bombalar, Türk Silahlı Kuvvetleri, siyaset, medya alanında binlerce insanı içine alacak dev bir soruşturmanın işaret fişeğiydi. Operasyonun başında, Erdoğan’ın yargı ve emniyeti teslim ettiği bürokrasi vardı. Gerekçe, ordunun içindeki bir grubun darbe hazırlığıydı. Adına Ergenekon denen ve akabinde yavru davalar üretilen bir operasyondu.

Askerlere seminer vererek darbe hazırlığı yaptığı söylenen komutanlarla başladı gözaltı dalgası. Sonra Kemalist görüşleri baskın olan birkaç gazeteci. Fethullah Gülen kadrolarının devleti nasıl sardığını ortaya çıkaran gazeteci Ahmet Şık’ı da aldılar. Ardından adı kirli davalara karışmış birkaç avukat, mafya lideri eklendi sepete. Sonra, 80 yaşına merdiven dayayan Türkiye’nin en saygın köşe yazarlarından İlhan Selçuk’un kapısına dayandı Gülenci polisler. Bardağı taşıran damla, Türkiye’nin en hayır sever simalarından biri olan Türkan Saylan oldu. Lösemi tedavisi gören kadının evini sabahın 5’inde bastılar. Bununla da yetinmediler, Ergenekon torbasına kimler eklenmedi ki… Travesti şarkıcı Sisi de darbeci listesindeydi. Görevi başındayken tutuklanan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da.

KİMİ HEYKEL DİKTİ, KİMİ ZIRHLI ARAÇ VERDİ

Darbecilere yönelik diye başlayan ama dipsiz bir kuyuya dönen Ergenekon davalarına karşı isyan edenler, darbecilere yardım ve yataklıkla suçlanıyordu. Hatta dönemin Başbakanı Erdoğan, “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek operasyonları yürüten Gülenci kadroların sonuna kadar desteklediğini söylemekten geri durmuyordu. İktidar yanlısı gazeteciler, bu davaların 1 numaralı savcısı Zekeriya Öz’ün heykelinin dikilmesi gerektiğini yazıyordu. Başbakan da, bu övgülere karşılık zırhlı araçlarla taltif ediyordu aynı savcıyı.

Torbaya eklenenler Silivri Cezaevi’nde yatıyor, savcılar neredeyse her sanık için onlarca ayrı suçtan müebbet hapis cezası istiyordu. Ne olduysa o sıralarda oldu. Erdoğan, o dönem devleti birlikte yönettiği Gülencilerle bir kavgaya tutuştu. Gerekçesini belki yıllar sonra öğreneceğimiz kavga, Gülenci kadroların yolsuzluk operasyonu başlatması ve ardından Erdoğan’ın Gülencileri terör örgütü olarak ilan etmesiyle sona erdi. Çuvala dönen Ergenekon davasının kaderi de bu kavgadan sonra değişti. Binlerce yıl hapsi istenenler, kumpas olduğu ortaya çıkan iddianameleri yazan kadroların tasfiye edilmesiyle serbest kaldı.

KUMPASLAR ÇÖKTÜ, SİSTEM ÇÖKMEDİ

2007’de başlayan davalar, 2013’teki 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra bir bir düşmeye başladı. Elbette birçok masum gazeteci, siyasetçi, asker serbest kaldı. Ama çuvala dönen listenin içindeki birçok kirli isim de “mağdur” sıfatıyla itibar kazanarak sokaklarda dolaşmaya başladı.

“Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor” dedirten dalga, bu kez 15 Temmuz Darbesi’nden sonra yaşanmaya başlandı. Erdoğan, darbeden birkaç yıl önce terörist ilan ettiği Gülencilere yönelik dev bir operasyon başlattı. Gerekçe, darbenin sorumlusu olmaktı. Darbeyle hesaplamak için çıkarılan Olağanüstü Hal Yasası’nın kağıt üzerindeki amacı, “FETÖ ile mücadele”ydi. Gülencilerin, ordudaki, kamudaki, iş dünyasındaki destekçileri tasfiye etmek isteniyordu. Ancak meselenin sadece Gülenciler olmadığı, Erdoğan’a muhalif kesimleri cezalandırmak için de kullanıldığı ortaya çıktı.

PADİŞAH’I BİR KEZ OLSUN YANILTALIM

Gülen’in devleti nasıl ele geçirdiğini yazan gazeteci Ahmet Şık’ı tutukladılar. Gülenciler de 10 yıl önce aynısını yapmıştı! Bu kez Gülen karşıtı iktidar, aynı Ahmet Şık’ı, darbeyi yapan Gülencilere destekten tutukladı. Yazdığı gazetenin, yani Türkiye’nin en Kemalist gazetesinin 13 yöneticisini de, bir cemaate destekten cezaevine tıktılar. Bir diğer muhalif gazete Sözcü’yü, de FETÖ’cü ilan ettilar. Marksist tarihçiyi FETÖ’cü diyerek üniversiteden attılar. Barış isteyen akademisyenleri terörist diyerek tasfiye ettiler. İşini alabilmek için 3 ay açlık grevi yapanları, kapılarını kırıp tutukladılar.

2007’de eski ortakları Gülencilerin yaptığını tekrarlamak, yani kendilerine karşı olan herkesi aynı çuvala ekleyerek tasfiye etmek istiyorlar. Korkumuz, sonucun aynı olması. Bir gün Türkiye’de koşullar değiştiğinde, gerçekten darbeyi yapan, 250 yurttaşımızı bir gecede öldüren, ülkemizin parlamentosunu bombalayanlar ve destekçileri, bu tuhaf dava çuvalı nedeniyle “mağdur” sıfatıyla sokağa salınmazlar umarım. 2007’den 2017’ye bir ders çıkarıp, “Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor” diyen II. Abdülhamit’i bir kez olsun yanıltalım artık. Suçu başkaları işlerken, cefasını Türkiye’nin aydınlarına ödetme hastalığından kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor çünkü.

Sie können die Kolumne unseres Autoren Bülent Mumay auch auf Deutsch lesen. Bitte folgen sie dem Link.

Stand: 01.06.2017, 22:00