Özel | Exklusiv: Türkiye’deki rejimin, Batı’dan Doğu’ya yolculuğu | Die Reise des Regimes von West nach Ost

Erdogan hält eine Rede bei der Eröffnung einer Moschee in Ankara

Sansürsüz Türkiye - Özel

Özel | Exklusiv: Türkiye’deki rejimin, Batı’dan Doğu’ya yolculuğu | Die Reise des Regimes von West nach Ost

Von Kürşat Akyol

Yeni başkanlık rejimiyle, bundan böyle Türkiye’de hemen her şey Erdoğan’ın iki dudağı arasında. İlk icraatları bunun tipik örnekleri oldu. Ancak, 4 yıllık herhangi bir fakülte mezununun yargıç olmasının önünü açan düzenleme, iktidarın gizli gündeminde İslam hukuku şeriat olduğunu iddia edenlerin çarpıcı bir sorusuna yol açtı.

Zur übersetzten und redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta yemin ederek “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla işletmeye başladığı yeni rejim, Türkiye’nin yaklaşık 150 yıldır süregiden Batılılaşma hareketinin de sonunu getirdi.

Erdoğan, cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler tanıyan bu yeni rejimi, her ne kadar başkanlık sistemi olarak adlandırmaktan kaçınsa da, yemin töreninden sonra kendisine bundan sonra nasıl hitap edeceklerini soran gazetecileri “Başkan diyebilirsiniz” diye yanıtlayarak, meramını da ortaya koydu.

Yeni sistemle, Erdoğan’ın hayranı olduğu son Osmanlı sultanlarından 2. Abdülhamit döneminde 1876 yılında Türkiye siyasetine giren Meclis’in pek çok yetkisi tırpanlamış durumda. Meclis, artık hükümeti denetleyemiyor, güvenoyu ya da gensoru önergesi veremiyor.

Cumhurbaşkanı, ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetebiliyor. Dahası, yüksek yargı da Erdoğan’ın denetimi altında. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun ve Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini büyük oranda Erdoğan belirliyor.

Hükümet ise, tamamen denetiminde. Meclis içinden ya da dışından istediği herhangi kişi ya da kişileri kabineye atayabiliyor. Bu kişiler, tıpkı seçilmiş milletvekilleri gibi dokunulmazlık zırhına sahip oluyor.

Anayasa hukukçularına göre, Erdoğan’ın icat ettiği bu yeni rejimin dünyada bilinen pek bir örneği yok. Ne ABD’deki başkanlık, ne de Fransa’daki yarı başkanlık sistemlerine benziyor. Bazı Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde ise, ancak benzerleri var.

24 Haziran’da ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) milletvekili seçilen, Olağanüstü Hal uygulamalarından kanun hükmünde bir kararnameyle üniversitedeki görevinden ihraç edilen anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, bu yeni rejimi “monokrasi” diye tanımlıyor. Monokrasi, iktidarın devlet başkanının iradesine dayandığı yönetim biçimi demek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem atadığı kabineyle, hem de kanun hükmünde kararnamelerle getirdiği ilk icraatlarıyla bunun tipik örneklerini verdi.

Kabinede, Türkiye’nin içinde bulunduğu zor ekonomik koşullar altında uluslararası piyasaların güvenini elde etmiş eski bakanlar yerine, ekonominin başına damadı ve eski enerji bakanı Berat Albayrak’ı getirmesi, bunun en belirgin örneklerinden biriydi. Para musluklarının başına damadın atanması, pek çok kişiye göre, Batı tipi sistemden Doğu’ya yönelimin de göstergelerinden biriydi.

Ancak, bunun en somut göstergesi, kabinenin bir danışmanlar kurulu olmaktan öteye bir yetkisi olmaması. Çünkü, bakanlar Meclis’e değil, yalnızca Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlular. Bir başka ifadeyle, Erdoğan’a fikirlerini söyleyebilecekler, ama kararlar başkanın olacak. Tıpkı, sıklıkla atıfta bulunduğu Osmanlı dönemindeki padişahlık sisteminde olduğu gibi.

Türkiye’de bundan sonra hemen her şey Erdoğan’ın iki dudağı arasında. İlk çıkardığı kanun hükmünde kararnamelerle bunları somut biçimde gösterdi. Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ve Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü cumhurbaşkanlığına bağlandı. Ordu içindeki üst düzey atamaları belirleyen Yüksek Askeri Şura da öyle. Bundan böyle ilaç fiyatlarını bile cumhurbaşkanlığı belirleyecek.

Ancak, tüm bunlar arasındaki en ilginç düzenleme, herhangi bir 4 yıllık fakülte mezununun yargıç olabilmesinin cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle önünün açılması oldu. Buna neden ihtiyaç duyulduğu konusunda tatmin edici bir açıklama yok.

Türkiye’de muhalif pek çok kişi, siyasal İslamcı olarak bilinen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından bu yana gizli bir gündemi olduğunu iddia eder. Bu kişiler, bu gizli gündemin sistemi yavaş yavaş İslami bir rejime dönüştürme gayesi güttüğünü ileri sürer. Bu iddialar konusunda, eğitim sisteminin imam-hatipleştirilmesi ve kadına yönelik politikalar dışında elle tutulur somut çok fazla veri bugüne kadar yoktu.

Ancak, hukuk konusunda hiçbir bilgisi olmayan fakülte mezunlarının yargıç olmasının önünün açılması, gizli gündem kuşkusu bulunan pek çok kişi için, çok çarpıcı bir soruya neden oldu: Acaba, iktidar bu yolla İslam hukuku şeriata giden yolda kendi yargıçlarını mı sistemin içine sokmaya hazırlanıyor?

Stand: 15.07.2018, 18:33