Özel | Exklusiv: Böl, parçala,ihraç et, bölüp parçalamaya devam et | Teile, zerstöre, suspendiere

Akademiker in der Türkei protestieren gegen ihre Entlassungen

Sansürsüz Türkiye - Özel

Özel | Exklusiv: Böl, parçala,ihraç et, bölüp parçalamaya devam et | Teile, zerstöre, suspendiere

Von Ayşen Uysal

Geçtiğimiz yıl 8 Temmuz sabahıydı, telefonuma gelen “Ayşenciğim geçecek bu günler” mesajıyla uyanmıştım. O sabah bir OHAL kanun hükmünde kararnamesi (KHK) ile “atılmış”, yani kamu görevinden çıkarılmıştım. 18’i “Barış İmzacısı” 18.632 kişi ile birlikte. 386 “İmzacı” arkadaşım bizden önce söz konusu KHK’ların hedefi olmuştu zaten, biz son dalga olduk. 386 kişi için “deja vu” olan bu durum sanırım kalanlar için de ihraçtan kurtulma rahatlaması anlamına geliyordu.

Zur übersetzten und redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne:

İhraç edildiğimizde çoktuk, bugün artık iyice sadeleştik. Kimi ayakta kalma mücadelesine gömüldü, kimi kendi paçasını kurtarma arayışına içine girdi, kimi de kaybolup gitti. İlk günlerde hiç susmayan telefonlar giderek az çalmaya başladı. Hiç aramamış olanlar da vardı; onlar onca KHK ve ihraç karşısında bağışıklık kazanmış, değişen sorunlara hızlıca uyum sağlayıp kendilerince bir mağduriyetler hiyerarşisi çıkarmışlardı. İki yıldır süregiden ihraçlardan karşısında onlar için elbette daha önemli sorunlar vardı. O “daha önemli sorunların” akıbeti de kısa sürede kanıksanmak ve “daha daha önemlilerine” yerlerini bırakmak olacaktı, zaten öyle de oldu.

Garip bir hal ihraç edilme hali, bir taraftan uyuşmuş gibi olursun, ne yaptığının çok da farkında değilsindir, diğer yandan zihnin zehir gibi çalışır. Yüzlerce telefon almışsındır, ama aklından “x aramadı” diye geçirirsin. İlk günler müthiş bir yoğunluk içinde geçer; basın açıklamaları, telefon konuşmaları, vs. Sonrasında ise, asıl zor olanla, ne yapman gerektiği ile yüzleşmen gerekir. Senden öncekilerin deneyimlerine rağmen sudan çıkmış balığa dönersin. Pasaportun iptal edildiği için yurtdışına gidemez, damgalandığın için yurt içinde çalışamazsın. Nezaketen söylenen “ne yapabiliriz?”, “elimizden ne geliyorsa yapmaya hazırız” sözlerini bir tebessüm, bir teşekkür ile yanıtlarsın. Onlar da aramalar gibi hızla tükenir zaten. Geçtim başka mahalleleri, “bizim mahalle” bile hızla uzaklaşır, zira çok meşguldürler. Durup “ah vah” diyecek, ağlayacak halleri yok ya!

Giderek sadeleşen ama her gün öğreten bir süreçtir bu. Büyük büyük laflar edenlerin en hızlı sıvışanlar olduğunu öğrenirsin. Bilginin ve bilgiyi kendine saklamanın gerçek bir iktidar olduğunu teyit edersin. Klikler oluşturmadan, bir avuç insanı kapalı kutucuklara ayırmadan kendi varlığını sürdüremeyen insanların hiç de az olmadığını deneyimlersin. İktidar hırsının habis bir hastalık olduğunu, çok haset biriktiğini ve birikmeye devam ettiğini görürsün. Tüm bunlarla nasıl baş edeceğini bilemez, öylece kalırsın.

Akademiker in der Türkei protestieren gegen ihre Entlassungen

Sonra bir de kalırsın geçim derdinle bir başına. Bin bir emekle kazandığın unvanın önündeki en büyük engel olur. Bu ülkede kim bir profesörle çalışmak ister ki? Kimi sana o işi layık görmez, kimi de seni başına bela etmek istemez. Dönüp bakarsın geçirdiğin bir yıla, ne çok çalışmış, ne çok üretmişsindir, ancak hepsi karşılıksız. Toplum yararına bilim! O toplum senin ev kiranı nasıl ödediğini düşünecek değil ya! Kendini çalışmaya vererek iyi edersin, o da en büyük kazancın olur. Sabah uyanınca kimi zaman “artık ben hiç işe gidemeyecek miyim?” diye kaygılanıp hüzünlenirsin, ama “o fakülteye” gitmeyi hiç özlemezsin. “Z” bugün ne kötülük yapacak acaba? diye düşünmeyi, gücün önünde eğilenleri, sahte gülücükleri, hiçbir şey üretmeyen sefilliği hiç mi hiç özlememişsindir. Onlar da seni özlememiştir zaten, ilk birkaç gün “miras” paylaşımı (dersler, danışmanlıklar ve oda) yapıp sonra hayatlarındaki bir sayfayı çevirivermişlerdir.

İlk günlerin hengamesi geçince, yıllardır toplumsal hareketler üzerindeki devlet baskısı, devlet şiddetinin üstesinden gelme ve direniş biçimleri üzerine çalışmış bir bilim insanı olarak başına geleni anlamlandırmaya çalışırsın. Başka devlet gelenekleri ile pekiştirilmiş yüz yılla dayanan devlet geleneğidir bu. Deneyimlemiş neyi nasıl yapacağını, bölerek yönetmeyi, zaman farkları koyarak kademelendirmeyi. KHK ile ilk ihraçları gerçekleştirdiğinde “bu da neyin nesi, ne oluyor” şaşkınlığı yaşanacağını, sona gelindiğinde ise “kanıksanmış” olacağını çok iyi bilen bir deneyim. Üstelik, kendi bölmese bile, zaten toplumsal ayrımların olduğunu ve bunu, ayrıştırmanın etkili bir aracı olarak kullanabileceğini de bilir. “Üniversiteler ve üniversitecikler” olduğunu, Pierre Bourdieu okumamış bile olsa “okul etiketinin” etkisini, sınıfsal, politik ayrışmaları, vs. hepsinin farkındadır. Dahası, bu baskı strateji ve taktiklerinde çok da başarılıdır.

Kolektif bir mücadele gelişmesin diye devlet bin bir parçaya böler. Bölünen de aslında dünden razıdır bölünmeye. Ama yine de kol kırılır yen içinde kalır der devam edersin bölük pörçük mücadeleye...

Stand: 11.07.2019, 13:45