Özel | Exklusiv: Seçime beş kala siyasal temsili yeniden düşünmek | Kurz vor den Wahlen die politische Vertretung nochmal hinterfragen

Eine Mann wirft einen Wahlzettel in eine Wahlurne in der Türkei

Sansürsüz Türkiye - Özel

Özel | Exklusiv: Seçime beş kala siyasal temsili yeniden düşünmek | Kurz vor den Wahlen die politische Vertretung nochmal hinterfragen

Von Ayşen Uysal

Seçtiklerimiz çoğu kez bir parti genel başkanının iki dudağı arasından çıkmış isimler. O nedenle de temsilcilerimiz yüzlerini biz seçmenlere değil de genel başkanlarına dönüyor. Ne de olsa varlıklarını onlara borçlular. Bu manzaraya baktığımızda “sahi, bizim seçtiklerimiz bizi ne kadar temsil ediyor?”

Zur übersetzten und redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne:

“Bizim seçtiklerimiz bizi ne kadar temsil ediyor?” sorusunu siyaset bilimciler genellikle milletvekillerinin toplumsal profili üzerinden yanıtlar. Ben de geçen yazımda soruyu bu açıdan ele almaya çalıştım (*). Seçilmişlerin kendilerini seçenleri, izledikleri politikalar ve söylemleri açısından ne kadar temsil ettikleri boyutu ise siyaset bilimcilerin görece daha az üzerine yazdıkları bir mesele. Soruyu şöyle sorabiliriz: Seçilmişlerin izledikleri politikalar, söylemleri ve yaptıkları kendilerini seçenlere ne kadar hizmet eder, onlar için ne kadar faydalıdır? Yıllar önce okuduğum bir roman vesilesiyle bu meseleyi daha sık düşünür oldum. Sözünü ettiğim roman José Saramago’nun Görmek romanı (Can Yayınları, 2008). Üniversitedeki görevimden ihraç edilene kadar bu kitap siyaset sosyolojisi derslerimin zorunlu okuma listesinde yer alıyordu.

Roman kısaca, bilinmeyen bir ülkenin başkentinde yapılan seçimleri ve sonrasında yaşananları anlatır. Seçim günü şiddetli yağmur yağdığı için kimse oy vermeye gitmez, ancak yağmur durduktan sonra, saat 16:00’da seçmenler sanki düğmeye basılmışçasına sandık başlarında uzun kuyruklar oluşturur. Asıl sürpriz oylar sayıldığında ortaya çıkar, oyların %83’ü boştur (beyaz oy). İktidar sahipleri bunun, dış düşmanlar ile iç düşmanların ülkeyi yıkmak için uygulamaya koydukları ortak bir komplonun ürünü olduğunu düşündüğünden kentte olağanüstü hal ilan eder. Polis “elebaşları” bulmakla görevlendirilir. Sonrasında, örgüt üyelerini ve sempatizanlarını ortaya çıkarmak için yapılanlar ve komplocu zihniyet Türkiyeli okuyucuya çok tanıdıktır. Hükümet başkent halkını yıldırmak için kentten çekilmeye karar verir. Bu kararı, onların kendi başına yaşamlarını sürdüremeyecekleri, güvenlik ihtiyacı ile kıvranacakları, çöplerin toplanmaması durumunda rahatsızlık duyacakları gibi varsayımlardan hareketle alırlar. Ancak işler hükümet üyelerinin düşündüğü gibi gitmez; kent sakinleri bu işleri kendi aralarında paylaşır ve sistem tıkır tıkır işler. Roman bu ya, kentte güvenlik sorunu da beka sorunu da ortaya çıkmaz. Temsilcilerin temsil ettiklerinin güvenliği için, ülkenin bekası için duydukları kaygı boşunadır. Hatta güvenlik ve beka bizzat kendilerinin yarattığı meselelerdir. Bu noktada temsili demokrasi açısından önemli bir soru daha karşımıza çıkar: bizim meselelerimizle seçtiklerimizin mesele haline getirdikleri ne kadar ortaklaşıyor? Beka sorunu kimin sorunu mesela? Peki işsizlik ve yoksulluk?

Bir bakıyoruz, oy verdiğimiz bir parti seçimde bazı yerlerde aday çıkarmama kararı almış. Neden? Öyle bir strateji izlemeye karar vermişler bizim adımıza ve bize sormadan. Bir diğeri, söylemini, seçim stratejilerini sağa kırdıkça kırıyor, “halkın” öyle istediğini sanıyor zira. Milliyetçilik yarışına girmiş. Diğer ikisi, oturuyor “beka”, kalkıyor “beka”. Adeta devlet yurttaş için değil de yurttaş devlet için var.

Güvenlikten tarım politikalarına, çevre ve iklimden ekonomiye, birçok konuda bizim seçtiklerimizin aldıkları ve bizim süreçlerine müdahil olamadığımız kararların dönüp dolaşıp sorun olarak önümüze çıktığını tüm çıplaklığı ile gördüğümüz şu günlerde yaşadığımız sorunlar başta sorduğumuz sorunun haklılığını açıkça ortaya koymuyor mu? Fahiş fiyata soğan satın almak zorunda kalmamız, iklim krizi, işsizlik, hukuk ve adalet sistemlerinin çökmesi ve daha niceleri…

Kaldı ki bu durumun bizzat temsil mekanizması ile ilgili yönü de var. Parlamento ya da yerel yönetimler için seçtiğimiz temsilcilerimiz bizim adımıza söz söyleme ve karar alma hakkına sahip. Siyasal partiler bu sistemde önemli bir araç. Öyle ki kimi seçeceğimize bile partilerin yöneticileri karar veriyor. Biz de o dolayımdan geçerek temsilcilerimizi belirliyoruz. Aday göstermeye ya da göstermemeye de parti liderleri karar veriyor. Yani seçtiklerimizin çoğu kez bir parti genel başkanının iki dudağı arasından çıkmış isimler. O nedenle de temsilcilerimiz yüzlerini bize değil de genel başkanlarına dönüyor. Ne de olsa varlıklarını onlara borçlular.

Bu manzaraya baktığımızda “sahi bizim seçtiklerimiz bizi ne kadar temsil ediyor?” sorusunu sormakta haksız mıyız?

(*) https://www1.wdr.de/nachrichten/tuerkei-unzensiert/aysen-uysal-Bizim-sectiklerimiz-100.html

Stand: 23.03.2019, 13:00